inceden
Aug. 10, 2009"eğer bir canlının yanında
ikinci bir canlı varsa
artık mutlak özgürlük orda yoktur." kremtluin
"eğer bir canlının yanında
ikinci bir canlı varsa
artık mutlak özgürlük orda yoktur." kremtluin

görünür oyunlar
görsel ve yazılı sunulandan sıyrılınca
bilinir onca canı öldüren
tek bakışta
bombardımandan sonra
yıkıntılar arasında
bir şeyler arayan kadına dediği gibi Brecht'in
"Bırak aramayı kadın: Bulamazsın!
Kaderi de suçlama boşuna artık!
O seni inleten karanlık belanın
Adı var, yüzü belli, adresi açık."
kremtluin

çokiyianlaşamamaktandahabüyüksorunçokiyianlaşamadığınıanlamamakolsagerek....
neyseneynesnelergibi....
-umay umay-
sağımda
rüya duvarları yükseliyor,
içimde annem.
solumda
upuzun bir vadi var.
solumda
kime giderse gitsin
uçup gitmeyen çamaşırlar.
solumda
kurumayan
ıslak hikayeler var.
solumda
yazamadığım mektuplar,
solumda
solum var.
nereye baksam
güneş batmış oluyor,
nereye koşsam
güneş batmış...
nerede soluklansam
sözcüklerim
donuyor...
(rüya duvarları)

ay kovalıyor güneşi
sıra bende diyor sanki
Qililan
Sokaklar Köşeli
sarpa sardı
al bu aşkı;
arkana bakmadan yürü
*******************************
Ah! Kerem
aşkın kuyularına
sonda vur sen
sonra terli terli iç
ve öksür
bunları bize yapma Kerem
******************************
seni seviyorum farzet
bu yüzden kök hücrelerim kanıyor
kremtluin
Emeklilik yaşı 72'ye çıkacak 65 ila 70 yaşlarında olan binlerce kişinin hala çalışmaya devam etmesi nedeni ile hükümet böyle bir yola başvurdu 30 Aralık 2008 Salı, 09:19
|
sema deniz : Luin amca ben okul bıraktım.
Luin amca: neden deniz?
sema deniz: çok sıkıcı?
Luin amca : hımm ne sıkıyor mesela seni?
sema deniz: öğretmenim hergün adımı söylüyor sema deniz
ben diyorum burda
o diğer gün tekrar sema deniz
ben burda diyorum
bu hep böyle gidiyor görmüyor mu ben sınıftayım hergün aynı şey
sema deniz yaş:5
luin amca yaş:29
öğretmenin yaşı bilinmiyor.

"güleceğim tutuyor.
kızağımı kırdım çünkü.
kırıldı orta direkler. güleceğim tutuyor bu yüzden.
burda, talaviyak'da
bir buz kümbetine çarptım devrildim diye güleceği tutuyor.
oysa gülünecek nesi var bunun?"
bir eskimo türküsü..
ah muhsin ünlü

luin sandalyeden düşecekmiş gibi oturup yeri göğü birbirine karıştırarak susuyordu. istiklal savaşı gazisi kadar çok şey görmüş gibi susuyordu. ilgisini çeken mor elbiseli arkadaşı ona yoğunlaşırken kafası sağa çekti yamuldu. aktı aklı sanki ona doğru. ve usulca iterek öne doğru luinin sandaleyesini düzeltip sordu ve irdeledi;
- ne yapıyorsun böyle? karşı balkondan sana sesleniyorum. fakat sen aklını asıyorsun her bir karede, beni görmeyerek.
dedi mor elbiseli.
luin elindeki sandalyeden yolduğu naylon ambalajı ısıra ısıra gözlerini yere düşürdü ve konuştu tıslar gibi;
-mor elbisen güzelmiş birde gitsen buradan süper olacakmış.
mor elbiseli arkadaşı hiç birşey, görmüyordu sanki; boşluktan bir ses çarpmıştı suratına, ekolu bir şekilde "gitsen buradan süper olacakmış". toparlayamadı beyni kelimeleri, her biri bir yana kaçtı. bunu fırsat bilen luin gözlerini şaha kaldırıp daha gür bir şekilde öpücük kondurdu mor elbiseli arkadaşına. sızlayarak sandalyeden kalktığı ilk andır bu luinin. hiç bilemezdi her yönü ile günü. mutsuzluğu dinmiyordu ve etrafına da bulaşıyordu. gitmeye tutuklanmıştı. yüzüne vuran bu tablo koyu siyahtı.
birden yırtıldı ortalık masmavi elbiseli çocuk sesleriyle. gerçekten şairin dediği gibiydi. "koşuyor bir çanta bir önlük" ve herşey o anda normal seyrine döndü. ağır çekim hayat birden hızlıca akmaya başladı. geçmişe zaman ayırmadan.
kremtluin

Hephaistos!
git şehrimizden!
kremtluin

LSD ile renkli televizyonun tüketime üç aşağı beş yukarı aynı zamanda girdiği dikatinizi çekti mi?Birden patlayıcı bir renk cümbüşü ile karşı karşıyayız ve ne yapıyoruz?Birini yasaklıyor ,öbürünün içine ediyoruz.Televizyon şimdiki ellerde yararsız.Bunda tartışılacak fazla bir şey yok ve geçenlerde yapılan bir baskında LSD yapımcısının narkotik ajanlarından birinin yüzüne bir kavonoz dolusu asit fırlattığını duydum. bu da yazık. LSD. dmt ve stp'yi yasaklamak için bazı sağlam nedenler var gerçi - insanı daimi olarak delirtebiliyorlar - ama şeker pancarı toplamak ya da General Motor için somun sıkmak ya da bulaşık yıkamak ya da yerel üniversitelerden birinde İngilizce I dersi vermek de insanı daimi olarak delirtebilir. insanı delirtebilecek herşeyi yasaklamaya kalksak toplumun yapısı alt üst olurdu - evlilik, savaş, otobüs servisi,mezbahalar,arıcılık, cerrahi, aklınıza ne gelirse. herşey insanı delirtebilir çünkü toplum çürük tahtadan bacaklar üstüne oturtulmuş. temeli yıkılıp baştan yapmazsak, akıl hastaneleri tıka basa dolu olacak. ve sevgili valimizin akıl hastanelerine ayırılan bütçeye attığı makasları ben dolaylı olarak toplum tarafından delirtilenlerin toplum tarafından desteklenmeyi ve tedavi edilmeyi haketmedikleri şeklinde algılıyorum.Özellikle de enflasyonu yüksek, vergisi bol bir çağda.Bu para daha iyi yollar inşaa etmede ve evlerimizi yakmalarının önüne geçmek için hafifçe zencilerin üstüne serpilmekte kullanılıyor.Benim dahiyane bir fikrim var: neden akıl hastalarını kurşuna dizmiyoruz?Paradan ne kadar tasarruf edeceğimizi bir düşünün?Bir delinin bile yemek yemeye ve barınmaya ihtiyacı var, üstelik iğrençtir orospu çocukları- bağırıp çağırırlar, boklarını duvarlara sürerler. bize kararları verecek bir doktorlar kurulu ve bu doktorları boş zamanlarında meşgul edecek taş gibi iki hemşire gerek(kadın ya da erkek).
Pekala, LSD ye dönelim.Keşif içeren her tür güçlük- resim yapmak, şiir yazmak, banka soymak diktatörlük filan- insanı tehlike ile mucizenin siyam ikizleri gibi yapışık oluğu bir yere götürür.Rahat bir yaşam tarzı değildir bu, ama sürdüğü müddetçe hayli ilginçtir.Başka bi adamın karısı ile yatmak güzeldir ama bir gün yakalanacağının da bilincinde olacaksın.Hem bu zevki arttırır.Günahlarımız, onlarsız yapamadığımız anlaşılan kendi cehennemlerimizi yaratabilmemiz için cennette biçilirler.Herhangi bir dalda yeterince sivrildiğin anda düşman kazanırsın.Şampiyonlar kıçlarını her zaman kollamak zorundadırlar; halk onların kıç üstü kendi bok çukurlarına düştüklerini görmeye can atar.Salakların suikaste kurban gittikleri görülmemiştir, bir lider posta siparişi ile edinilmiş bir tüfekle öldürülebilir(bize anlatılan masal öyle en azından) ya da Ketchum gibi bir kasabada kendi silahı ile.Ya da Berlin' in bağırsakları patlarken tariherinin son sayfasında Adolph ve fahişesi gibi.
LSD insanı bombardımana tutar çünkü sadık sevkiyat memuruna göre bir alan değildir.Tamam, kötü asit kötü fahişe gibidir, insanı bitirir.Küvet cini, kaçak viski günlerini de yaşadı bu dünya.Yasalar zehirli karaborsalarda kendi hastalıklarını yaratır.Ama, temel olarak, kötü triplerin çoğu bizatihi toplumun eğitip zehirlediği bireyin eseridir.Kira, vardiya, araba taksiti, çocukların eğitimi, kız arkadaşa ısmarlanacak 12 dolarlık yemek, komşunun fikri, bayrağa saygı duruşu gibi endişeler taşıyorsa bir LSD tableti muhtemelen onu delirtecektir, çünkü bir anlamda zaten delirmiştir.İyi bir trip henüz kafese girmemiş, toplumu güdümleyen büyük Korku ile düzülmemiş bir birey gerektirir.Malesef, insanların çoğu temel ve özgür bir birey olarak kendi değerlerini abartırlar, otuz yaşını geçkin kimseye güvenme felsefesi de hipi kuşağının bir hatasıdır.Çoğumuz yedi, hadi bilemedin sekiz yaşına bastığımızda kafeslenmişizdir zaten.Gençlerin çoğu özgür GÖRÜNÜR ama bu tamamen beden kimyası ve enerji ile ilgilidir, ruhani yanı yoktur.En tuhaf yerlerde ve HER yaşta özgür insanlar tanıdım ben hayatımda- kapıcı, araba hırsızı, araba yıkayıcısı vb, bir kaç da kadın- daha çok hemşire ve garson, ve HER yaşta.Özgür ruh ender rastlanan bir şeydir, ama gördüğünüzde bilirsiniz- çünkü onlara yakın ya da onlarla birlikte iken kendinizi iyi, çok iyi hissedersiniz.
bir LSD tripi hiçbir kuralın kapmsamadığı şeyleri gösterir insana. test kitaplarında olmayan, belediye encümenine şikayet edemeyeceğiniz şeyler. esrar mevcut dünyayı daha katlanılabilir kılar sadece; LSD ise kendi içinde bir toplumdur zaten. toplumla uyum içineyseniz LSD yi "sanrı verici madde" olarak sınıflandırırsınız muhtemelen, ki meseleyi rafa kaldırıp kurtulmanın kolay bir yoludur. ama sanrının tanıımı hangi kutuptan hareket ettiğinize bağlı olarak değişir. yaşanan herşey yaşandığı anda gerçektir - bu bir film, bir düş, cinsel ilişki, cinayet, öldürülmek ya da dondurma yemek olabilir. ama daha sonra üstüne yalanlar bindirilir; olan olmuştur. sanrı sanrı bir sözlük sözcüğü, toplumsal koltuk değneğidir. ölmekte olan bir insan için ölüm çok gerçektir, ama diğerleri için talihsizlik ya da bir an önce kurutulunması gereken bir durumdur. dünya BÜTÜN parçaların bütüne uyduğuna idrak ettiği zaman bir şansımız olabilir. insanın gördüğü herşey gerçektir. bir dış güç tarafından getirilmemiştir oraya, o doğmadan önce de oradadır.Onu şimdi gördüğü için; toplumun eğitimsel ve ruhani güçleri ona keşfetmenin asla bitmediğini söyleyecak kadar bilge olmadığı için; bize kendi a,b,c' lerimizle küçük bok kutularımıza hapsolmamız gerektiğini telkin etmeleri sonucunda aklını kaçırdığı için bireyi suçlamayın.LSD değildir kötü trpinizin nedeni- annenizdir, başbakanınızdır, komşunun küçük kızıdır, elleri kirli dondurmacıdır.Zorla gördüğünüz cebir ya da ispanyolca dersidir, 1926 yılında kokladığınız iğrenç heladır, size uzun burunların çirkin olduğu öğretilmişken gördüğünüz çok uzun burunlu bir adamdır; müshildir, Abraham Lincoln Tugayı'dır, Franklin D. Roosvelt'in yüzüdür, bir fabirkada on yıl çalıştıktan sonra beş dakika geç kaldığın için kovulmaktır, sana altıncı sınıfta tarih öğreten o yaşlı bok çuvalıdır, köpeğinin arabanın altında kalması ve kimsenin sana yolu doğru dürüst tarif edememesidir, otuz sayfa uzunluğunda ve üc kilometre yüksekliğinde bir listedir bu.
Kötü trip mi? bu ülkenin tamamı, bu dünyanın tamamı kötü tripte zaten dostlar.Ama bir tablet yuttuğu için tutuklarlar adamı.
Ben hala bira takılıyorum, çünkü 47 yaşımdayım ve bana sapladıkları kancaların haddi hesabı yok.Bütün ağlardan kaçtığımı sanacak kadar budala da değilim.Jeffers üç aşağı beş yukarı, tuzaklara dikkat, dostlar, sayıca çokturlar, rivayete göre Tanrı bile dünyaya indiğinde o tuzaklardan birine yakalanmış, dediğinde çok iyi söylemiş bence.Artık onun tanrı olduğundna çok da emin değiliz elbette; her kimdiyse, şapkasından çok tavşan çıkardı, ama çok da fazla konuştu.Herkes çok fazla konuşabilir.Ben bile...
soğuk bir cumartesi günü, güneş batmak üzere. ne yapılur bir gece ile? Liza olsaydım saçımı tarardım, ama Liza değilim. Bir Nationlal Geographic var önümde , sayfaları gerçekten bir şeyler oluyormuşçasına parlıyor. olmuyor, tabii ki. binanın bütün sakinleri sarhoş. sonu bekleyen bir sarhoşlar kovanı. kadınlar geçiyor penceremin önünden. ".iktir" gibi müşfik bir sözcük çıkıyor.hayır tıslıyor ağzımdan, sonra da kağıdı daktilodan çıkarıyorum artık sizin.
c. bukowski 1967
çeviri: avi pardo
daktilo: kremt luin
sıradan delilik öyküleri syf:166-169

FOTOĞRAF
Dört kişi parkta çektirmişiz,
Ben, Orhan, Oktay, bir de Şinasi...
Anlaşılan sonbahar
Kimimiz paltolu, kimimiz ceketli
Yapraksız arkamızdaki ağaçlar...
Babası daha ölmemiş Oktay'ın,
Ben bıyıksızım,
Orhan, Süleyman efendiyi tanımamış.
Ama ben hiç böyle mahzun olmadım;
Ölümü hatırlatan ne var bu resimde?
Oysa hayattayız hepimiz.
Melih Cevdet ANDAYOTOPSİ
- Orhan Veli'ye ağıt -Morgda açılınca kafatası
Doktor beyler beyin gördüler
İndirince tenkafesine neşteri
Doktor beyler yürek gördüler
Yürekte ne gördüler dersiniz
Yürekte memleket gördüler
Dünya gördüler
Bir de dost gördüler
Ama bu işte doktor beyler
Doğrusu geç kaldılar
Çok geç kaldılar
Halim Şefik
VELİ'NİN KÖR KADERİ
Veli'nin körlüğü değildir
bilakis kaderin körlüğü
kör kader
küçücük belediye çukurunu bahane eder
bir garibe
kör topal çıkar bir şekilde
Ama bırakmaz onu kör kader
Bu seferde alkolü bahane eder.
Veli kör kadere isyan eder
Bir balon gibi göğe yükselir
Gecenin o karanlığında
Arkasından ağlayan onca çocuğa rağmen
Pazartesi, Nisan 16, 2007
Kremtluin
sevgili ben,
yine öyle bir gün bugünde dünü aratır cinsten.gelen hiç birşey yok benle dünden.hepten yitik bir zaman trafiği.insanlar kaldırımlarda kayıyor gözümün önünden takip ve tahammül edilmez bir yığın medeniyet denilen insan yığını.yorgun düşmemek için gözlerimi gökyüzüne dikiyorum lakin sonum orhan veli gibi de olsun istemiyorum. ama öyle olunca bundan kötü mü dersen oturup enine boyuna düşünmek gerek.
Salı, Aralık 19, 2006

Türkiye Kano Federasyonu na bağlı profesyonel atletler ve kano sporunu hobi olarak sürdüren macera severlerin katılımıyla Kartalkaya gerçekleştirilen yarışmada kıran kırana bir mücadele gerçekleşti. Parkur mesafesinin 500 metre,eğimin %25 olduğu yarışta, hızın 60 km ye ulaştığını söyleyen yarışmacılar, parkur üzerinde hazırlanmış engellerde de bir hayli zorlandı.
4 er kişilik gruplar halinde start alınıp, en hızlı iki kişinin bir üst tura çıkmasıyla ilerleyen, eleme usulü yapılan yardışmada 30 yaşındaki profesyonel kanocu Serkan Konya birinci oldu.
8 senedir nehir kanosu sporuyla uğraşan Serkan Konya, "Kar kanosu bizim için de çok farklı ve heyecanlı ber deneyim oldu. Umarım önümüzdeki dönemde de bu sporla ilgili organizasyonlar devam eder" dedi.2 saat süren zorlu yarışmada Ali Yılmaz 2., Emre Giray'da 3. oldu.
video için : http://h2.haberturk.com/Video.aspx?ID=1165
Serkan konya
web sitesi: http://www.kayakanatolia.com/

JAN ENDER CAN
Altıkırkbeş Yayınları,
AĞLAMA MELEĞİ
kaya sansarlarını saklayan ormanlar ağlıyordu
dolmuşlar,unutulmuşlar ve çarşamba günleri ağlıyordu
baktığım her şeyi öldürüp öldürüp bırakmıyordu ağlamak
kalbim!
bana günahlarımı hatırlat!
ben onun gözyaşı olabilmek için
sana ne yaptım
içimde vahiyler ağlıyordu
içimde sevdiğim kadının içi ağlıyordu
ben ağlıyordum
garipti gidişi
tarihin çizdiği bütün haritaları yalanlar gibi
tarihin olmadığı bir yere gitti
kim oraya doğru bakıp bir soru sorsa
gidip de geri dönmemekten kendini geri alamaz
ben onun arkasından giden değildim
suçluydum
bir daha tekrar edilmeyecek olandım
o an gelip geçmişti
o yüzden cehennemin cehennemindeyim
hiçbir tren yolculuğu dindirmeyecek
yüzümdeki yaralı hayvanın sesini
seninle hiçbir yere varamadığımızda fark ettim
dünyayı unutmak için yanlış aşkı seçmişim
duy! Bayan Q.
şimdi intihar etmek çocuk işi
çekip gitmek cesaret
unutmaksa karavana
kalbim pavyona satılmış bir kadın gibi
anneliğine geri dönüşsüz
kalbim jet ceset
kalbim artık beni unut
kalbim artık boğul!
şimdi hayat
Tanrının sessizliği kadar kimsesiz
şehrin kafasına sıkılması gereken bir mermi kadar imkansız
orada dünyada
dünyanın tüm cumhuriyetleri kan içinde kalsın
kara karanfillere yaltaklanan akşamlarda aynaya baktım
yüzümdeki aynanın yalnızlığını okuyamadım
burada yalnızlık beni delilikle terbiye etti
gideceğini bilmektense uyumak istiyorum
sen gitmeden uyandığımda da kendimi ölü bulmak
yağmurda
tüm geçmişimi unuturcasına sana sarıldım
sende kırmızı bir gülün içindeki elini yüzüme sil
nasılsın?
diye soracak olursan
ağlıyorum
nasıl ağlıyorsun?
diye soracak olursan
bir kadeh rakıya bir damla kan damlar gibi
mutsuzum
mutsuzluğun ansiklopedisi oldum bu pezevenk şehirde
her günüm A'dan Z'ye kan!
çünkü nahif çocuklar yağmurda yanarak büyür
şehirlerin tersine
Jan Ender Can
şey..
ney!!
yok bir şey.
"bunlar işte hep sıkıntıdan."
kremtluin
.jpg)
Madam
bu mutsuzluklar; beni öldürüyor,
bu bitmek tükenmek bilmeyen; istekler
İstila
dört yanından,
hep birden,
saldırıldı;
kuzunun kaçtığı odaya
Seyir
bir grup Japon'u veya Çinli'yi
izlerken;
karınca belgeseli izler gibi hissediyorum.
kremtluin
yüzümdeki ıslak aşk izi
-ahhh ulan ahh..
"şimdi gazoza şarap karıştrıp tren yolunu tekmelemeliydim"
kremtluin
umarsız bir yalnızlıkta
gelmiş geçmiş ve gelecek
tüm uzaklıklar
ayrılık
sevilmiş (seçilmiş) bir uzaktır
solgun pencerede kararan
şair ömrün özeti.
şair sunucusu: ussuahkam
şiir parçalayıcısı: kremtluin
* şiiri parçalanan şair :( aydın afacan
İlgi duymuyordum. Hiçbir şeye ilgi duymuyordum. Nasıl kaçabileceğime dair hiçbir fikrim yoktu. Diğerleri yaşamdan tat alıyorlardı hiç olmazsa. Benim anlamadığım bir şeyi anlamışlardı sanki. Bende bir eksiklik vardı belki de. Mümkündü. Sık sık aşağılık duygusuna kapılırdım. onlardan uzak olmak istiyordum. Gidecek yerim yoktu ama. İntihar? Tanrım, çaba gerektiriyordu. Beş yıl uyumak istiyordum ama izin vermezlerdi.
buk.
Charles BUKOWSKI’den
“KASABANIN EN GÜZEL KIZI”
Cass, beş kızkardeşinin en küçüğü ve en güzeliydi.Kasabanın en güzel kızıydı Cass. Yarı Kızılderili. Esnek ve tuhaf bir vücudu vardı, yılanvari ve şehvetli; gözleri ise vücudu ile son derece uyumlu. Sıvı halinde akan bir ateşti. Girdiği şekle sığmayan bir ruh.Uzun, parlak, ipek gibi saçları her hareket ettiğinde sağa sola dalgalanıyordu. Ya çok neşeliydi ya da hüzünlü. Arası yoktu Cass'ta. Onun için deli diyenler vardı. İçi ölmüş olanlar. Onlar anlayamazlardı. Erkeklerin umurunda değildi deli olup olmadığı. Bir seks makinesiydi Cass onların gözünde. Cass onlarla dans eder, flört eder, ama bir iki istisna dışında iş yatmaya gelince bir yolunu bulup başından savardı.
Kızkardeşleri onu güzelliğinden yararlanmamakla, aklını yeterince kullanmamakla suçlarlardı. Oysa hem akıl vardı Cass'ta hem de ruh. Resim yapar, dans eder, şarkı söyler, alçıdan heykelcikler yapar, birileri ruhen ya da bedenen incindiğinde içinde duyardı acılarını. Pratik bir zekası yoktu işte, farklı çalışırdı beyni. Kızkardeşleri önce onu kendi sevgililerini cezbettiği için kıskanırlar, sonra da sevgililerinden yararlanmadığı için kızarlardı. Çirkin erkeklere müşfik davranır, yakışıklı erkeklerden iğrenirdi. "Hayat yok onlarda." derdi."Mükemmel kulaklarından ve burunlarından başka bir bok düşünmezler. Yüzeyseldirler. İçleri yoktur..."
Deliliğe yakın bir mizacı vardı, mizacına delilik diyenler de.
Babası alkolden ölmüş, annesi başkası ile kaçıp kızları kaderlerine terketmişti. Kızlar önce bir akrabalarının yanına sığınmış, akraba da onları bir manastıra yerleştirmişti. Manastır berbat bir yerdi. Özellikle Cass için. Diğer kızlar onu kıskanmış, kızların hemen hepsi ile dövüşmüştü. Sol kolu baştan aşağı jilet izleri ile kaplıydı. Sol yanağında da bir iz vardı, ama bu onu daha da güzelleştiriyordu.
Manastırdan ayrıldığının ertesi günü Batı Yakası Barı'nda tanıdım onu. En küçükleri olduğu için kızkardeşlerinden sonra ayrılmıştı manastırdan. Tek kelime etmeden gelip yanıma oturdu. Kasabanın en çirkin adamıydım; bu yüzden seçmişti beni belki de.
"İçki?" diye sordum.
"Tabii, neden olmasın?"
Kayda değer fazla bir şey yoktu konuşmalarımızda. Öyle bir havası vardı Cass'ın. Beni seçmişti, o kadar basitti onun için. Rahattı. İçkiyi seviyor, fazlaca içiyordu. Yaşı tutmadığı halde bara girmeyi başarmıştı. Sahte bir kimliği vardı belki de, bilmiyorum. Her neyse, her tuvaletten dönüp yanıma oturduğunda erkeklik gururum kabarıyordu. Sadece kasabanın değil, ömrümde gördüğüm en güzel kadınlardan biriydi. Kolumu beline dolayıp öptüm onu.
"Güzel buluyor musun beni?" diye sordu.
"Evet, ama başka bir şey var sende...görünümünle ilgili değil."
"İnsanlar beni güzel olmakla suçluyorlar, gerçekten güzel miyim sence?"
"Güzel sözcüğü yeterli değil."
Cass elini çantasına soktu. Mendilini alacağını sandım. Uzun bir saç iğnesi çıkardı. Davranmama fırsat tanımadan iğneyi yandan burnuna geçirdi, burun deliğinin hemen üstünden. Korku ile karışık bir bulantı hissettim. Bana bakıp güldü.
"Hala güzel buluyormusun beni?"
İğneyi çekip mendilimi kanayan burnuna tuttum. Barmen ve çevredekiler yediği haltı görmüşlerdi. Barmen yanımıza geldi.
"Bana bak," dedi Cass'a, "bir daha sapıtırsan kendini dışarda bulursun. senin oyunlarına ihtiyacımız yok!"
"Siktir git,lan!" dedi Cass.
"Ona hakim ol," dedi barmen bana.
"Sorun yok," dedim.
"Burun benim, ne istersem yaparım burnuma," dedi Cass.
"Yapma," dedim. "Canım yandı."
"Ben burnuma iğne sokunca senin canın mı yanıyor?"
"Evet. Gerçekten."
"Peki, bir daha yapmam. Neşelen biraz."
Öptü beni gülerek. Bir eliyle de mendili burnuna bastırıyordu. Bar kapanınca kaldığım eve gittik. Bira içip sohbet ettik. Sıcak ve sevecen olduğunu işte o zaman sezmeye başladım. Farkında olmaksızın sunuyordu kendini. Yine de bazen vahşi, tutarsız bir tavır takınıyordu. Schitzi. Harikulade, ruhani, kutsal bir Schitzi'ydi. Deyyusun biri günün birinde sonsuza dek mahvedecekti onu. Ben olmam inşallah, diye geçirdim içimden.
Yatağa girdik. Işığı söndürdükten sonra, "Şimdi mi istersin, yoksa sabah mı ?" diye sordu.
"Sabah," dedim ve sırtımı döndüm.
Sabah kalkıp kahve yaptım, yatağa getirdim.
Güldü. "Geceyi pas geçen ilk erkeksin," dedi.
"Boş ver," dedim. "Hiç olmasa da olur."
"Hayır," dedi. "İstiyorum. Bekle, biraz tazeleneyim."
Banyoya girdi Cass. Kısa bir süre sonra döndüğünde soluğumu kesti; uzun siyah saçları, ağzı, gözleri, her yeri pırıl pırıldı...Rahat bir tavırla sergiledi vücudunu, iyi bir şeyi sergiler gibi. Yatağa girdi.
"Hadi gel, sevgilim."
Yanına uzandım.
Kendini vererek ama telaşsız öpüşüyordu. Ellerimi teninde, saçlarında gezdirdim. Birleştik. Sıcak ve dardı. Sevişmeyi uzatmak için ağır bir tempo tutturdum. Gözlerimin içine bakıyordu.
"Adın ne?" diye sordum.
"Ne fark eder?" dedi.
Güldüm ve devam ettim. Giyindikten sonra onu arabamla barın kapısına bıraktım, ama zordu onu unutmak. işsizdim o sıralar, öğlen ikide uyandım, sonra kalkıp gazeteyi okudum. Elinde kocaman bir incir yaprağı ile geldiğinde küvete gömülmüştüm.
"Biliyordum küvette olacağını," dedi, "bu yüzden şeyini örtmen için incir yaprağı getirdim sana."
Yaprağı suyun üstüne bıraktı.
"Nereden bildin küvette olacağımı?"
"Ben bilirim."
Her gün ben küvetteyken geliyordu. Değişik saatlerde banyo yapmama rağmen. Yaprağı da unutmuyordu. Sonra sevişiyorduk.
Birkaç kez telefon etti. Bir gece sarhoşluktan ve çevreye rahatsızlık vermekten tutuklandı, kefaletini ödeyip onu çıkarmak zorunda kaldım.
"Orospu çocukları," dedi "birkaç içki ısmarladıkları için donuna girebileceklerini sanıyorlar."
"Sana içki ısmarlamalarına izin verdiğin an başına belayı sarıyorsun."
"Sadece vücudumla değil, benimle de ilgilendiklerini sanıyorum.
"Ben seninle ve vücudunla ilgileniyorum. Vücudunu aşıp seni keşfedecek erkeklerin sayısının çok olduğunu sanmıyorum ama."
Altı ay uzak kaldım kentten, eyalet eyalet dolaşıp aylaklık ettikten sonra döndüm. Gitmeden önce Cass'la tartışmıştık gerçi, ama ayaklarım karıncalanmaya başlamıştı zaten, hem döndüğümde onu bulamayacağımdan emindim. Batı Yakası'na girip bir içki söyledim, yarım saat sonra içeri girip yanıma oturdu.
"Döndün demek, it?"
Bir içki söyledim ona. Boynuna kadar kapalı bir elbise vardı üstünde. Böyle giyindiğine tanık olmamıştım daha önce. Gözlerinin altına başları camdan iki toplu iğne saplamıştı. Sadece başları görünüyordu toplu iğnelerin.
"Allah seni kahretsin!" dedim, "Hala güzelliğine zarar vermeye çalışıyorsun."
"Yok canım, moda bu," dedi.
"Delisin."
"Özledim seni," dedi.
"Başkası var mı?"
"Hayır, sadece sen. Çalışıyorum ama. Ücretim on dolar. Sana bedava."
"Çıkar şu toplu iğneleri."
"Hayır, çok moda."
"Üzüyorsun beni."
"Emin misin?"
"Lanet olsun, eminim."
Toplu iğneleri gözlerinin altından yavaşça çekip çantasına soktu.
"Güzelliğinle neden uğraşıyorsun? Kabullensene?"
"Başka bir şey gördükleri yok da ondan. Bir bok değil güzellik. Uçar gider. Çirkin olduğun için talihlisin. Biri seninle ilgilendiğinde başka bir şey için olmadığını biliyorsun."
"Pekala," dedim. "Talihliyim."
"Çirkin olduğunu ima etmek istemedim. Başkaları için çirkin olabilirsin. Harikulade bir yüzün var aslında."
"Teşekkür ederim."
Birer içki daha içtik.
"Neler yapıyorsun?" diye sordu.
"Hiç. Bir bok yapmak gelmiyor içimden. İstek duymuyorum."
"Ben de. Kadın olsaydın kendini satardın."
"Bir sürü yabancı ile o denli yakın ilişki içinde olmak istemezdim. Yılardım."
"Haklısın. Yıldırıcı, her şey çok yıldırıcı."
Birlikte çıktık bardan. Sokakta yanımızdan geçenler Cass'a bakıyorlardı. Hala çok güzeldi, her zamankinden daha güzel belki de.
Evime gittik. Bir şişe şarap açıp sohbet ettik. O anlattı ben dinledim, sonra ben anlattım. Akıcı ve rahat bir sohbet. Kendi sırlarımızı yaratıyorduk. İyi bir sır yakaladığımızda o eşsiz gülümseme beliriyordu yüzünde. Sadece o gülebilirdi öyle. Alev coşkusu. Konuşurken zaman zaman birbirimize sokulup gülüşüyorduk. O gece arzulanıp yatağa girdik. Elbisesini çıkardığında boynundaki o korkunç yarayı gördüm. Geniş ve uzundu.
"Allah senin belanı versin kadın!" diye bağırdım yataktan. "Allah canını alsın, ne yaptın?"
"Bir gece kırık şişe ile denedim. Beni beğenmiyor musun artık? Beni güzel bulmuyor musun?"
Yatağa çekip öptüm onu. Beni ittikten sonra güldü. "Bazı müşteriler on doları verdikten sonra yarayı görüp vazgeçiyorlar. Onluk ben de kalıyor. Matrak değil mi?"
"Evet,çok matrak," dedim, "gülmekten kırılacağım... Cass, deli kancık, seviyorum seni...kendine zarar vermekten vazgeç; hayatımda senin kadar hayat dolu bir kadın tanımadım."
Yine öpüştük. Sessizce ağlıyordu. Gözyaşlarını duydum. Siyah saçları ölüm bayrağı gibi yayılmıştı yatağa. Ağır, duygulu, güzel bir sevişme tutturduk.
Sabah Cass kalkıp kahvaltı hazırladı. Huzurlu, mutlu görünüyordu. Bir şarkı mırıldandı. Yatakta kalıp onu seyrettim. Sonra gelip beni sarstı. "Kalk artık, domuz! Yüzüne ve çüküne soğuk su serp, sonra da kahvaltıya gel."
Sahile götürdüm onu o gün. Yaz henüz yeni başlamıştı, hafta sonuydu, tenhaydı sahil. Harikuladeydi. Berduşlar paçavraları ile kuma uzanmışlardı. Bazıları taş banklara oturmuş şişeyi paylaşıyorlardı. Martılar telaşsız ve aptal uçuşlarındaydılar. Yetmişlik-seksenlik karılar kocaları öldükten sonra kendilerine kalacak evleri satıp satmamayı tartışıyorlardı. Her şeye rağmen huzur vardı havada. Denize doğru yürüdük. Çok az konuşarak. Mutluyduk birlikte. İki sandviç, biraz cips ve içecek bir şeyler aldım. Kuma uzanıp atıştırdık. Birbirimize sarılıp uyuduk bir süre. Sevişmekten bile güzeldi sanki. Gerilimsiz bir birlikte akış. Uyandıktan bir süre sonra eve döndük. Yemek pişirdim. Yemekten sonra birlikte oturmayı teklif ettim. Bir şey söylemeden uzun uzun baktı bana. Sonra yumuşak bir sesle "Olmaz," dedi. Onu bara bıraktım, çıkmadan önce eline bir içki tutuşturdum. Bir ambalaj fabrikasında iş buldum.Hafta öyle geçti. Dışarı çıkamayacak kadar yorgun oluyordum, ama Cuma gecesi Batı Yakası'na gittim. Oturup Cass'ı bekledim. saatler geçti. Barmen yanıma geldiğinde sarhoş olmak üzereydim. "Kız arkadaşın için üzüldüm," dedi.
"Neden?"
"Özür dilerim. Haberin yok mu?"
"İntihar. Dün gömdüler."
"Gömdüler mi?" Her an kapıdan girecekmiş gibi bir his vardı içimde. İnanamıyordum.
"Kızkardeşleri kaldırdı cenazesini."
"Nasıl?"
"Gırtlağını kesmiş."
"Anlıyorum. İçkimi tazele."
Kapanış saatine kadar içtim. Cass. Beş kızkardeşinin en güzeli. Kasabanın en güzel kızı. Arabayı eve sürerken düşünüyordum. "Hayır," dediğinde üstelemeliydim. istemişti beni, şüphe yoktu. Tembel, ilgisiz, bencilce davranmıştım. İkimizin de ölümünü haketmiştim. Köpeğin tekiydim. Hayır, köpeklerin ne günahı vardı? Evde bir şişe şarap buldum, içtim. Cass, kasaanın en güzel kızı yirmisinde öldü.
Dışarda götün teki klaksonuna basıp duruyordu. Israrla. Şişeyi fırlatıp avazım çıktığı kadar bağırdım. "ALLAHIN CEZASI OROSPU ÇOCUĞU! KES ARTIK!"
Gece üstüme üstüme geliyordu ve yapabileceğim hiç bir şey yoktu.
Charles Bukowski
burada sirenlerin hükmü yok!
burası sesin yalnız kalmasının yüksek olduğu bir yer.
burası trafik ışıklarından kornalardan ve nemden çok uzak bir yer
ellerimi ensemde birleştirdim. koltuğa gerildim. düşeye 80 derecelik bir açıyla bakmaktayım. fakat gözlerimin neye baktığını bilmediğim bir şekilde duruyorum.
kafamdaki sorulardan düşünceye (çıkış yolu bulmaya) vakit kalmadığı zamanlarda bir iç savaşım var.
bu savaşa katılanlar ne ego ne hırs ne iyilik ne hoşgörü ne kötü ne cömertlik ne pişmanlık ne küskünlük ne aşşağılık duygusu ne yapmacık gurur ne nezaket ne merhamet ne anlayış...
içimde savaşan duygular var ama bildik duygular değil.
savaşı kim kazanacak göreceğiz zamanla. umarım bildik duygularda bu savaşta yara almazlar.
kremtluin
bir insan büyüyor içimde büyüyor da büyüyor. hemde baya bi büyüyor. aslında yoktan bir şey oluşturdum ya da şöyle oldu diyeyim oflayıp ufflayıp puflarken oluştu. nasıl yok edeceğimi bulmam gerekli bu içimdeki boşluğa yerleşen hava döngüsünü. bir boşluk var ve o boşluğa koca bir balon yerleşti sanki içi hava dolu. patlarsa canım yanacak belli ki. usul usul indirmeli. inerken muhakkak beni baygın edecek ama yakmayacak. bir oksijen kafası gibi. bu oksijen kafasını da dün anladım. ney çalmaya çalışırken bir süre yüklü oksijen içime çekip bırakmam sonucu oluştu.:)) burdan da ney çalanlar içmeden kafayı buluyolarmışı öğrendik. neymiş? ney kafa yaparmış. içmeden kafa yapan üflemeli çalgı neymiş.şimdi püfleyip üfliyeceksen ney üfle püfle kafa yapsın değil mi? ne o öyle ya ! "aman be!" diyesim geldi. sen neymişsin be abi.
uykumu geri ver bana hırsız.:(
kremtluin
hatalı ürün veya imalat
her neyse
daha sevimlidir nizami olandan.
-ki bu insan içinde korur aynı niteliği
:))))))))
yaşasın arıza
kremtluin
ben sevemedim bu oyunu bir türlü ipeksol bilir. :))
soruya karşılık veremiyom ya da üşeniyom
bi de şimdi havalar sıcak
sonra zuhalaksulu kardeşim sobeledi
en sonda görkembul.
abi bi durun ya
neyse ben siz sobelemeden yazmıştım ismin manasını görkembul o yüzden soruya cevap çok kolay sağ klik paste olayı yaptık.
ben kimseyi sobelemiyom herkes bloğunda rahat gezinebilir. milletin psikolojisini bozdunuz be yeter kardeşim. :)))
kremtluin aslında kremt luin dir kendileri
birleştirerek yazdım her şey ayrı yazılmalı dimi
neyse konuyu bölmiim
kremt : yırtıcı kuş bknz.nrwçce bi sözlüğe
luin : mavi bknz.elfçe bi sözlüğe
ama ben anlamlarını bilmeden koydum bu adı kendime manası çok derindeğildir.
şimdi şöle anlatayım;
olimposu bilirsiniz. o kavşakdan dönme
sen düz git kumlucaya doğru sonra adrasan koyunu yol üzerinde gördüğün bir yer var eski bir yapı bulunmakta orada dur ve karşına gelen ilk yıkıntı tarihi tepeye bak bana göre kremt luin oranın eski tarihlerde ki hükümdarıdır. bi yanında olimpos bi yanında adrasan bi yanda kralın kızı vay be... işte tam orada dedim yanımda ki welete kremt luin diye
ki bu ismi ilk defa telafuz ediyordum.
tabi welet hemen sordu -kremt luin kim abi diye
bende hemen yazdım yukarda ki hikayeyi
ve oynadım orda :) dedim kremt luin bir kralın kızını kaçırır ve bu tepeye yerleşir burada kendi hükümdarlığını kurar diye devam eder hikaye
ilerdeki öküz saman yığınına yumulmuş beni iplemezken.welet gözlerini ayırmadan dinler hikayeyi..
kremtluin
her insan çocukları için yaşar
ama ben kendim için öleceğim.
kremtluin
bütün bu ayıpları örteceksek.
güneşi ortadan kaldırmalıyız.
kremtluin
neydi o öyle ya
ben böyle kötü ay görmedim. ne benim başıma, nede etrafımda ki insanların başına gelmedik kalmadı.
neyse dün itibari ile son günüydü.
bitti ya mayıs.
sürekli koşuyordum iğde çiçeği kokulu bahçelerin sarhoşluğu ile kırlarda.
kır çiçeği ve o köbelek toplama işleri. yarış halindeydik tüm çocuklarla nede güzeldi dedesakalı ve adını unuttuğum çeşit çeşit otları yemesi. çok sonraları az uzaklaştım yerleşimden suyu gördüm gözler,akarsular ve su canlıları.en sevileni balıktı tabikine. sonra ipten olta yapıp toplu iğneyi büküp balık avlamasını öğrendim. ne kadar sapanla kuş avlamak kadar sevmesemde heyecanlı işti. sonuçta avcı yapıyordu beni.ve evimizin etrafında durmadan deli gibi dönen tuhaf tazı tipli(beagle) köpeğim sonraları kara bir köpekle değiştim onu ve bana çok cesaret kattı haylazlık yapma cesareti.iyi bir çocuk olmak için çok fazla dayak yemen gerekti ya da cesaretsiz bir kurbağa olmalıydın suya atlayamayan.babalar ihtilalden çıkmıştı çok yorgundular ve bi o kadarda korkak.öfkeleri vardı. tek çıkaracakları karıları ve çocuklarıydı. hınçlarını. ve çok dayak yedikleri için pes ederken eğitildiklerini sanmışlardı. eğitim anlayışları da bu olmuştu. zaten ekonomisi bomboktu herkesin.-ve anneler yokluğu var edecek güce sahip olan en iyi piyadelerdi. yufka içinde şekerli su şimdi acı bir anı ama bi ye çok tatlı.sonra evden yemek istemek saçmalıktı.yük olmamalıydık sapanlarımız vardı ve çok kuş vardı. ben ilk çöp şişi lokantada değil bir ekin tarlasında kendin pişir kendin ye de yedim diğerleri gibi.tuzsuz ve baharatsız.annemler evlerimizin önündeki sebzeleri güneş doğmadan toplamış ve dolmuşla şehre taşır oluyordu. ben ise eteğine yapışmış sümüklü bir yük.dolmuştan inerken duyardım telaşı ama çok sessiz bir telaştı.sonra pazar alışverişleri için gelenlerin gürültüsü arasında sakinleşir gider o telaş.babalara biz okula başlamaya yakın işler verildi. kimi memur oldu kimi işçi. seksen başından sonuna sinmiş insanların etkisi altında geçti.kararlı çocuklardık ama bizler. çünkü şok içindeki ebeveynler bize yardım edemeyecek durumdalardı ve terkedilmiş bir enik gibiydik sokaklarda.bu yüzden biz kararlı çocuklardık. şimdi ise sokaklarda burjuva kırmızısı çocuklar var.
kremtluin